CD’yi aldı. Çaldı. Bir “Mega Mix”ti. Azıcık oynadı. Annesinin baskısı altında bulaşıkları yıkayacaktı. Nerden çıktı bu kadar kab, yarabbi? Anaaam, şu parçaya bak! Stüdyolar müzik sanayiine dönüştü.
Kullandığı sıvı deterjanı, reklâmları seyrettikten sonra almıştı. Her zaman tercihini böyle yapardı. Alışkanlık haline gelmişti. Elleri kurumadı, derisi patlamadı. Kıçını (ne ayıp!) bir o taraf, bir bu taraf götürüyordu. Techno ritminde bulaşıkları yıkıyordu. Yıkadıkları kim bilir ne haldeydi?
Telefon çaldı. Annesine seslendi. O bakacakmış. Kendisi bulaşık yıkıyor da. A, onu mu istiyorlarmış? Hemen gelecekmiş. Ellerini yıkadı. Ahizeyi kulağına yanaştırınca hatlar kesildi. Birkaç dakika bekledi. Çıt yoktu. Nazik parmaklarını tekrar deterjana soktu. Telefon yine çaldı. Ellerini yıkadıktan sonra, seslendi. Bu kez annesini istediler.
Filimlerde gibi palavra olmadı. Üçüncü defa telefon çaldığında, yine seslendi. Bu defa tam isabet. Kim kötü bir şey konuşmuş? Ne zaman? O belâsını bulacakmış. Sen kendisine onu söyle, o anlayacakmış ne istediğini. Vallahi ağzını cart diye yırtarmış. Olsun. Bu defa kararı kesinmiş. Yok canım. Merak edilecek birşey yokmuş. Yarın görüşeceklermiş.
Annesi, elindeki rujunu dudaklarına sürdü. Öldü gitti sinirden. Annesine kaç sefer ruju istemediğini söylemişti. Annesi ise inadına, kızını da ruja alıştırmak için, hiç beklemediği anlarda dudaklarına sürerdi. Sinir krizleri geçiren genç hanım, saatlerle tuvalette kalıp, ruju çıkarıyordu. Çoğu zaman sadece ruju değil, derisini de çıkarıyordu. Annesi kahkahalarla gülüyordu.
Ateş yanında oturan köpek olup bitenleri sakin sakin seyrederken, kim bilir ne düşünüyordu.