0
(0)

Bir anda durdu. Ayağındaki ayakkabının üzerinde yarım kilo çamurdan pek hoşlanmadı. Cebinden çıkardığı kâğıt mendille sildi. Burnunu temizledi. Yandaki cama bakarak saçlarını ve kravatını yerleştirdi. Hazırdı. Asansörü çağırdı. Lift-boy gülümseyerek selâm verdi. İçeriye girdi. “Otuz altıncı kata, lütfen” dedi.

Bulutlar yine yüklenmişti. Tekrar yağacağa benziyordu. İnsanlar ellerinde şemsiyelerle dolanıyorlardı. Biraz ötede, orta yaşlarda bir kadın, yanında şemsiyesi olmadığı için, makyajını bozmak istemediği için, dükkânların bitişiğinden geçiyordu. Sanki yağmurdan orada kurtulacakmış gibi büyük adımlarla ilerliyordu. Caddenin bu tarafında bir dilenci gelen geçene elini uzatıyordu.

Kapıya üç kez vurdu. ıçeriden olumlu cevap aldıktan sonra, kapıyı yavaşça açtı. Yüzüne ağır bir koku vurdu. Kulakları garip seslerden tırmalandı. Hatırladı. Gençliğinde dedesi ne kadar yalvarıyordu yüzünü böyle bozmaması için. Zavallı adamcağız. Bugün hayatta olsaydı, herhalde ısrarlarına hâlâ devam edecekti. Annesi, eve sabahlara doğru geldiğinden dolayı, sabah namazını kılmasına engel oluyordu. Babası kendisine, henüz dört yaştayken viski içmesini öğretmişti. Şimdi durum değişmişti. Belki de aynı durumdu, ama rollerin paylaşımı bambaşkaydı.

Kapıyı tamamen açtığında, içeride masa üstünde oturan genç:

-“Hoş geldiniz. Buyurun oturun.”, dedi.

Hemen işi çaktı.

Yazıyı beğendiniz mi?

Click on a star to rate it!

Ortalama oy 0 / 5. Vote count: 0

No votes so far! Be the first to rate this post.

Yazıyı beğendiniz mi?

Click on a star to rate it!

Ortalama oy 0 / 5. Vote count: 0

No votes so far! Be the first to rate this post.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir