Karamurathanoğullarından Ercan, elinde parlayan ayakkablarıyla kapının eşiğinde belirdi. Yukarıdan inen komşusuna selâm vermek istedi, komşusu sabahın bu saatinde ana-babasını tanımadığı için geçti, selâm vermedi. Olsun dedi ve çıktı.
Atına bindi. Trafik hayli sıkışıktı, sinyallerinde ise pil kalmamıştı. Yavaş yavaş ilerlerken, radyonun bir önceki günden beri açık kaldığını farketti. Sinirlenmedi. Dudağının bir ucu azıcık yukarı kalktı. Karşıda kadın polis vardı. Geçti.
Atını, teneke yığınının bir deliğinde bağladı. Kıpçak atlarına benziyordu. Fesini düzeltti. Püskülünü sol tarafa çekti. Hüküm elindeydi. Fermanı vardı. Rengâ renk çiçeklerden geçerken, hepsinin sunî olduğunu anlayınca, içi bir ah çekti bu defa. Cama, Sultan’ın vezire ihtiyaç duyduğunu bildiren bir ilân asılmıştı. Adresi kaydetti.
Biraz ötede yağmur yağıyordu. Bir adım geri attı. Burada hâlâ güneş kavuruyordu. Mağazadan şemsiye satın aldı. Açtı ve yağmur yağan tarafa geçti. Dikkatlice ilerledi. Kaldırımın sağ tarafındaki “The Cafè” kahvesine girdi. Barda oturdu. Garsona işaret verdikten sonra, fesini çıkardı. Karşısında duran adama, kötü bir Fransızcayla:
– Limonlu bir espresso, lütfen.