4. BOYUT

31 Ekim 2006

KAFAMDAKİ EDEBİYATI YAKALARKEN…

Kategori: Deneme, Edebiyat � Oktay Ahmed @ 11:52 pm

brain_scratching_head.gif Akşam bakkaldan dönerken, bir uğrayayım dedim ona. Girdim. Girebildiğim kadar girdim, derinliklere indim. Ona buna “Selâm, n’aber?” demekten ağzım köpük tuttu. Amma da derinde, uzakta yaşıyormuş be.

İlerideki büyük kapısı olan ilk büyücek evin duvarındaki lehvadan öğrendim nerede yaşadığını. Bir “tık tık”… Çıt pıt yok. Bir iki tane daha “tık tık”, ardından uzunca bir “kiii” diyen eski kapı açıldı. “Buyur” dedi. E, yani, buyurdum.

“Bak kardeş, ben şuradan buradan, uzaktan geldim, falancaya yazı yetiştireceğim, envanterde bir şey var mı sormaya geldim”, dedim. Vallahi, n’apalım, senli benli konuşmalıydım. Konuşurum da. Delikanlı değil miyim, canım?

“Tam zamanını buldun”, dedi. Niye? E, yani, başka işi varmış. Kim kiminle, ben hep onunla uğraşıyormuşum. Belki. Yoo, vallahi de billahi de, benim işim hep onunlaymış. Tamam, aslanım, bırak şimdi o lâf kalabalığını. Çıkar bakalım çıkaracağını. Görelim nelerin varmış bugün menüde.

Azıcık sinirlendim. Sinir ucu bu ya? Hemen diğer sinir uçlarına telefon etti, e-mail çekti, bilmem ne yaptı. Sonunda bir şeyler çıkardı. Yarabbim, sana bin şükür. Bu günü de atlattık.

Sinir uçları federasyonundan aldığım bu konuyu kaptım, hızlı adımlarla geriye döndüm. Ha, otur bak’im bilgisayarın başına. Yahu lânet misin, nesin, elektrikler kesilmez mi? Şöyle iyice ağzımı ballandırıp, küfürler yağdırmaya başlayacaktım, bir baktım elektrikler yine geldi. Tahminen sendika diktasından kaçamadılar, iş başı yaptılar.

Neyse, bir iki saniye sürdü bu macera. Sinir uçları federasyonu ziyaretim, gerçi, uzun sürmüştü, ama gezegenimize mahsus zaman ölçümüne göre, birkaç saliseden ileri gitmiyormuş bütün mesele. (Yani, öyle dediler Standartlar Kurumu’ndan. Belki de yalanları var, ne bileyim yahu, mübarek!?)

Bilgisayara oturmakla yazıyı bitirmek bir oldu. Bitirmek de ne bitirmek? İki yazı bir defasından. Yani, konu almışken sinir uçlarından, niye tadını çıkarmayayım? Edebiyatı yakaladık ya, beni şimdi kim tutar?

oleg_l.jpg Dışarıdaki çiçekler kendi havasındalar. Rengârenk. Gülüşüp koşuşuyorlar şuradan şuraya. Yanlarına yaklaştım. Hey ahali, dedim, gelin ‘lan buraya, size söyleyeceğim var. Demet demet hâlinde koşup geldiler yanıma. Yeni edebiyattan söz ettim. Ah mı desinler, vah mı desinler, şaşırdılar. Meğerse hiç beğenmemişler karaladıklarımı. E, şimdi ne olacak? Yeniden yaz dediler.

Eh, Oktay, sen misin, geri dönüp, yeniden yazdım.

Çiçeklerime yeniden gittim. Okudum. Bu defasında bir tanesi güzel dediler, diğeri yine berbat. Yaa, bana ne, dedim. Her defasında sizin dediğiniz mi olacak? Ben böyle istiyorum. İster kabul edin, ister etmeyin. Siz bilirsiniz.

Neyse, verdim dergiye yazımı. Çıktı. Diğeri hâlâ bilgisayarda.

Sinir uçları federasyonuna yine gittim. Bazen iki dakika aralıklarla giderim. Bazen uzatır, ama sonunda yine konu verir. Yeter ki isteyeyim. Oysa ben çok isterim. Ama o da hep verir. Edebiyatı, meğer, böyle yakalıyormuşum.

KIRK DAKİKA KAHVENİN KIRK YIL HATIRI VAR

Kategori: Genel Kültür, Mutluluk, Deneme, Boş Zaman, Kahve � Oktay Ahmed @ 12:57 am

Eski Yugoslavya döneminde, yani ben küçükken, bir aralar kahve bulunmaz oldu. Dükkanlara geldiğinde, dışarıda uzun uzun kuyruklar oluşurdu. Hep şaşardım, manyak mı bu millet diye. İnsan kahve için bu telaşa katlanır mı? Ekmek su olsa, tamam, ama kahve için? O kadar iğrenç bir tadı nasıl oluyordu da insanlar beğeniyordu? Allah Allah, üstelik şekersiz içenler de vardı.

Ondan sonra üniversite yıllarımda geceleri de çalışmak gerektiği için, kahve içmeye başladım. Mezun olduktan sonra, iki yıl Makedonya Televizyonu’nda çalıştığımda, herkes kahve içtiği için, ben de müptelası oldum.

Zamanla tansiyon problemim de ortaya çıktı. Hep düşük. Kahve içmeden çalışamaz duruma geldim.

Bugün kahve, günlük gereksinimlerimin başlarında yer alır.

Kahvem sade olacak. Su kaynamadan, içine bir reçel kaşığı nescafe konulacak. Suyu kaynatmamak için, cezve ateşten suda kabarcıklar belirdiğinde, oysa suyun büsbütün bulanmamasından önce çıkarılacak. Daha basit ve benim kullandığım yöntemle ise, 200 ml su mikrodalga fırında 600W’ta tam 2 dakika bırakılacak. Böylece nescafeyle de bayağı koyu kaymak oluyor (bir gün resmini de eklerim buraya). Kaymağı olmazsa, yeniden yapılacak. 40 dakika kadar içilecek. Bu keyifli anlar biriyle paylaşılacak. Ardından da kocaman bir bardak su içilecek.

Kırk dakikayla başlayan keyif, kırk yıl hatıra böyle dönüşüyormuş.

27 Ekim 2006

BORAT

Kategori: Eğlence � Oktay Ahmed @ 11:28 pm

Biliyorum, Türkiye ve Kazakistan’da Borat konusu çok tartışılıyor, ama ben bu adamın şovlarından çok zevk alıyorum. Her şey, zaten, büyük bir eğlence :D

Aşağıdaki video, ABD’nin güneyinde bir kulüpte yaptığı bir şovundandır… Tabiî ki, halk bunun bir şaka olduğundan habersiz, Kazakistan’dan gelen “konuğu” ciddi ciddi dinliyor :)

Kafiyeye dikkat :)

26 Ekim 2006

ŞİİR VE ANLAM

Kategori: Şiir � Oktay Ahmed @ 12:00 am

kitaplar.jpg Çoğu defa şiirseverlerle şiirde anlam mı, söz mü önemlidir konusunda tartışıyoruz.

Ben kendi şiirlerimde anlamdan çok, güce daha çok önem veririm. Bunun için, sözden yanayım. Fakat bazıları şiirde anlam olmazsa, şiir de olmaz tutumuna daha yakın.

Üsküp doğumlu (yani hemşehrim) Yahya Kemal Beyatlı‘nın anlayışı da benimkiyle aynı:

Şiirin asıl maddesi anlam değil, sözdür. Şairlik, anlamı söze değiştirmek sanatıdır. Şiirde temel sözdür.

22 Ekim 2006

BAYRAM, DÜNYA, SEVGİ…

Kategori: Mutluluk, Özel Günler � Oktay Ahmed @ 1:34 pm
dunya.jpg

Ve Bayram…

Uzaydan dünyaya bakıldığında ne milletler, ne dinler, ne ırklar, ne farklı görüşler, ne vatan hainleri, ne iş birlikçiler, ne kadınlar, ne erkekler, ne fakirler, ne zenginler gözüküyor.

Aşağıdaki resimleri açın ve teker teker dikkatlice bakın.

Resimler çekildiği anda kim bilir ne kadar savaş yürütülmekte, kin ve neftet duyguları beslenmekte, şu veya bu nedenle cinayetler işlenmekte, hüzün gözyaşları dökülmekteydi.

Ama, çok şükür ki, işin arkası da var. Aynı bu resimler çekildiği anda, kim bilir ne kadar sevgi duyguları beslenmekte, insanlar aşık olmakta, ilânıaşklar edilmekte, sevgi gözyaşları dökülmekteydi.

dunya_ay.jpgdunya_gunes.jpgdunya_buyuk.jpg
Siz hangisinden yana olmak isterdiniz?

En azından Bayram günleri her şeye böyle “yukarıdan” bakmaya çalışın. Başkalarının değişmelerini beklemek yerine, kendimizi değiştirmeye çaba sarfetmemiz daha hayırlı olur.

Unutmayalım: Hepimiz uzayda mikrop, virüs, molekül, atom kadar küçüğüz. Birbirimizi yemenin ne anlamı var?

Sevelim, sevilelim… Hayırlı Bayramlar…

Daha eski yazılar » 

© Oktay Ahmed, 1997-2008. Powered by WordPress