KAFAMDAKİ EDEBİYATI YAKALARKEN…
Akşam bakkaldan dönerken, bir uğrayayım dedim ona. Girdim. Girebildiğim kadar girdim, derinliklere indim. Ona buna “Selâm, n’aber?” demekten ağzım köpük tuttu. Amma da derinde, uzakta yaşıyormuş be.
İlerideki büyük kapısı olan ilk büyücek evin duvarındaki lehvadan öğrendim nerede yaşadığını. Bir “tık tık”… Çıt pıt yok. Bir iki tane daha “tık tık”, ardından uzunca bir “kiii” diyen eski kapı açıldı. “Buyur” dedi. E, yani, buyurdum.
“Bak kardeş, ben şuradan buradan, uzaktan geldim, falancaya yazı yetiştireceğim, envanterde bir şey var mı sormaya geldim”, dedim. Vallahi, n’apalım, senli benli konuşmalıydım. Konuşurum da. Delikanlı değil miyim, canım?
“Tam zamanını buldun”, dedi. Niye? E, yani, başka işi varmış. Kim kiminle, ben hep onunla uğraşıyormuşum. Belki. Yoo, vallahi de billahi de, benim işim hep onunlaymış. Tamam, aslanım, bırak şimdi o lâf kalabalığını. Çıkar bakalım çıkaracağını. Görelim nelerin varmış bugün menüde.
Azıcık sinirlendim. Sinir ucu bu ya? Hemen diğer sinir uçlarına telefon etti, e-mail çekti, bilmem ne yaptı. Sonunda bir şeyler çıkardı. Yarabbim, sana bin şükür. Bu günü de atlattık.
Sinir uçları federasyonundan aldığım bu konuyu kaptım, hızlı adımlarla geriye döndüm. Ha, otur bak’im bilgisayarın başına. Yahu lânet misin, nesin, elektrikler kesilmez mi? Şöyle iyice ağzımı ballandırıp, küfürler yağdırmaya başlayacaktım, bir baktım elektrikler yine geldi. Tahminen sendika diktasından kaçamadılar, iş başı yaptılar.
Neyse, bir iki saniye sürdü bu macera. Sinir uçları federasyonu ziyaretim, gerçi, uzun sürmüştü, ama gezegenimize mahsus zaman ölçümüne göre, birkaç saliseden ileri gitmiyormuş bütün mesele. (Yani, öyle dediler Standartlar Kurumu’ndan. Belki de yalanları var, ne bileyim yahu, mübarek!?)
Bilgisayara oturmakla yazıyı bitirmek bir oldu. Bitirmek de ne bitirmek? İki yazı bir defasından. Yani, konu almışken sinir uçlarından, niye tadını çıkarmayayım? Edebiyatı yakaladık ya, beni şimdi kim tutar?
Dışarıdaki çiçekler kendi havasındalar. Rengârenk. Gülüşüp koşuşuyorlar şuradan şuraya. Yanlarına yaklaştım. Hey ahali, dedim, gelin ‘lan buraya, size söyleyeceğim var. Demet demet hâlinde koşup geldiler yanıma. Yeni edebiyattan söz ettim. Ah mı desinler, vah mı desinler, şaşırdılar. Meğerse hiç beğenmemişler karaladıklarımı. E, şimdi ne olacak? Yeniden yaz dediler.
Eh, Oktay, sen misin, geri dönüp, yeniden yazdım.
Çiçeklerime yeniden gittim. Okudum. Bu defasında bir tanesi güzel dediler, diğeri yine berbat. Yaa, bana ne, dedim. Her defasında sizin dediğiniz mi olacak? Ben böyle istiyorum. İster kabul edin, ister etmeyin. Siz bilirsiniz.
Neyse, verdim dergiye yazımı. Çıktı. Diğeri hâlâ bilgisayarda.
Sinir uçları federasyonuna yine gittim. Bazen iki dakika aralıklarla giderim. Bazen uzatır, ama sonunda yine konu verir. Yeter ki isteyeyim. Oysa ben çok isterim. Ama o da hep verir. Edebiyatı, meğer, böyle yakalıyormuşum.

Çoğu defa şiirseverlerle şiirde anlam mı, söz mü önemlidir konusunda tartışıyoruz.









