
Ankara günlerim yoğun geçti, ancak pek de hareket etmedim. Kapıdan arabayla alınır, kapıya kadar arabayla getirilirdik.
Bugün, Cumartesi günü, vücuttaki toksinleri yakmak için Üsküp’ün hemen yanıbaşındaki Vodno dağına çıktım.
İyi geldi. Yalnız gidilmediğinde güzeldir Vodno. Hele hele akşamları
Geçen Cuma Ankara uçuşumda, havaalanı çalışanları bavulumdan fotoğraf makinemi yürütmüşlerdi. Üzüldüm, çünkü iyi bir makineydi.
Pazar günü Bilkentliler bizi Kapadokya‘ya götürdüler. Ben tek bir fotoğraf çekemedim. Oysa çok uzun bir gündü ve çekilecek çok güzel anlar vardı.
Artık dayanamadım. Ertesi gün (pazartesi) hemen başka bir fotoğraf makinesi aldım.
Ancak yeni olduğu için henüz huylarını öğrenemeden çekmeye başladım. Çektiğim tüm fotoğraflar çok iğrenç. Kendi kendimi tanıyamıyorum. Zaten hiç fotojenik değilimdir. Renkler kötü, ışık kötü, tüm ayarlar çok kötü.
Kurultay bittikten sonra, bu makineyle biraz fazla deney yaptım ve ayarları yeterince iyi öğrendim. Şimdi iyi çıkıyor, ama zamanı geri alamayız
Yine de bu iğrenç Bilkent fotoğraflarına göz atmak isterseniz, onlar burada.

Bilkent Üniversitesi kantini.
Soldan sağa:
1. Sare Öz - Bilkent Üniversitesi Türkçe Birimi yöneticisi;
2. Sevim Piliçkova - Üsküp Folklor Enstitüsü müdürü;
3. Ben
Hepimizin bazı kusurumuz vardır, ancak bize kusur olarak görünen yanımız, başka birine sempatik gelebilir. Bu kusurlarımız kendimizi başkalarına sevdirebilir.
Kusurlarımızın da kişiliğimizin bir parçası olduğunu kabul etmek, onlarla yaşamak en doğru olanıdır.
Asıl önemli nokta, farkında olmadığımız kusurlarımızdır…
Bu hafta sonu, neşemi yine getirdi. Hava guneşliydi.
Güneşi ve sıcak havayı çok severim. İçimi açıyor. Keyfim yerinde. Odama kapanacak yerde, dışarı çıkmak ister canım. Gezmek. Işınların her birini emmek isterim. Deşarj olmuş pillerim dolar. Suratım asık olmaz. Güler yüzler görürüm etrafımda. Millî piyango çıkmıştır sanki halka.
Karlar da erimek üzere. Hiç sevmem karı. Kentlerde hiç sevmem. Köylüye çiftçiye belki iyi gelir, ama kentlere kar gerekmez. Tabiî, Allah’la pazarlık yapacak durumda değilim. Bir görüş ifadesidir bu sadece. Ben şehir çocuğuyum. Büyük şehirleri, yüksek binaları, kalabalıklarda dolaşmayı severim. Hele hele etraftan güzel müzik işitilirse. Hemen ilk kafeteryada bulurum kendimi. Yalnızmışım, yanımda başka kimse varmış, hiç önemli değil. Şehrin özel bir tadı var. Bunu hissetmek gerekir.
Trafikteki kaos giderilmek üzere. Bir buçuk ay oldu karın yağdığı. Hiç sevmediğim o kar yığınları, pisli sular, kaymalar gidiyor. Kışın henüz ortasındayız oysa. Olsun. Ben bu günler ilkbaharımı yaşıyorum.
Kentin o büyülü havasında var sanki bir şey. Bazen yapayalnız otururum kafeteryada. Alırım elime kâğıdı, kalemi. Dışarısını seyrederim bir ara. Sonra dal bir noktaya. Ardından gelen mısraları dök kâğıda. Şair olduğuna inan sonra.
Kahvelerde doldurduğum şiir defterlerini okurum bu gibi günlerde. Moral yedeklerim. Zihin ferahlığı gelir. Dinç olurum. Düşünceyle yakarım bedenimin son zehrini bile. Kronik uykusuzluğum giderilir. Göğsüm artık sıkmaz, gözlerim kısılmaz. Uzaklara da bakabilirim. Gülümseyerek.
Hele sis gitsin. Dönmesin. Hele. Hep gülümseyelim. Sevişelim.
(22.18) 03.02.2002