KARANLIĞIN HIZI!?
Evet, ışık hızını biliyoruz:
saniyede 299.792.458 metre
Ancak, karanlığın hızını biliyor muyuz?
:)
Evet, ışık hızını biliyoruz:
saniyede 299.792.458 metre
Ancak, karanlığın hızını biliyor muyuz?
:)
Facebook‘a geçişim beni sıkmaya başladı. Çok sayıda “arkadaş”ım oldu. Aralık 2009′un sonuna dek, yüzün üzerinde “arkadaş”ı sildim. Ondan önce de bir sürü takip edenimi silmiştim. Facebook daha çok yakınlarım ve tanıdıklarım için kalmalı. Oradaki yorumları herkes okumamalı. Hele hele öğrencilerimin arkadaş başvurularını kabul etmekle, çok yanlış ettim.
Niye farklı dünyaların insanları Facebook gibi sıcak bir ortamda beraber olsun ki?
Ancak, buna rağmen, bir sürü kişi hala Facebook’ta arkadaş başvurusunda bulunuyor. Onları da üzmemek, hele hele saygısızlık yapmak istemiyorum.
Yakın eş-dost grubuna girmeyen, ancak beni takip etmek isteyenlere şimdiden sonra Twitter kapılarımız açık.
Beni izlemek isteyen herkesi kabul edeceğim. Biliyorum, bizlerde Twitter Facebook kadar meşhur değil, ama yapılacak başa çarem de yok. Lütfen anlayış gösterin.
Bunun için, Facebook yerine, Twitter’a gelin. Adresim şu: http://twitter.com/oktayahmed.
Sosyalleşme derken, günümüzün insanları daha çok elektronik ortamı yeğliyor. Anlayacağınız, e-sosyalleşme. Yüz yüze gelerek, her şeyi açık açık konuşmak yerine, elektronik ortamda her şey çok daha rahat ve güvenli görünüyor.
Bloglar, Facebook, bin bir çeşit messenger’lar bu sebepten dolayı en çok kullanılan siteler arasına giriyor.
Benim açımdan bu farklı oldu. İşlerim yoğunluk kazanınca, bu tür iletişim araçlarını daha sık kullanmaya başladım. Neden mi? İnsanlarla yüz yüze gelmeye daha az vaktim olduğu için
Daha serbest dönemlerimde, bunları daha az kullandım.
Bazı arkadaşlar çok Facebook kullandığım için, çok boş vaktimin olduğunu söylüyorlar. Tam aksine! Gerçek hayatta zaman kazanmak için, buna azıcık zaman ayırmak çok kârlı bir iş oluyor. Herkes ne yaptığını biliyor ve hemen telefona kapılmıyorlar
Bu arada, biz de Facebook’a geçeli, burasını biraz unuttuk galiba
Son yıllarda her yıl geleneksel olarak 15 Ekim’de Blog Hareket Günü (Blog Action Day)’nün girişimiyle binlerce blogger kendi blogunda seçilmiş bir konu üzerine bir şeyler yayımlayıp, eylemi desteklemektedir.
Bu yazıyı 15 Ekim’e birkaç dakika kala yazıyorum ve siteden öğrendiğim kadarıyla, şu ana kadar 136 ülkeden 7300′e yakın blog katılmış, 12 milyona yakın da okuyucu bu blogları açmıştır.
Bu yılın Blog Hareket Günü’nün konusu: iklim değişimidir.
Son on yıllarda dünya ikliminin ne kadar değiştiğini herkes artık kendi gözüyle de görebilmektedir. Bu doğa cinayetinin en büyük bölümünün sorumluları, gayet sorumsuz davranan insanlardır. Hava kirliliğini artık göremeyen mi var? Mevsimlerin ne kadar vahşi, farklı, acayip olduklarını henüz farketmeyen mi var?
Neyse, bu iklim değişimleri tarihte zaman zaman hep olmuştur, ancak bilimsel olarak da ispatlandığına göre, bu değişimlerde her zaman karbon dioksitin etkisi kritik derecede çok olmuştur.
Peki, bugün CO2′i arabalar, fabrika ocakları, sanayileşen dünyanın biz insanları üretmiyor muyuz? Üretiyoruz. Dolayısıyla, bu konuda daha sorumlu davranmalıyız.
Her şeyden önce bunu neden istiyorum? Yaw, artık evin, arabanın camını açamaz oldum. Eski arabalar tüttürüyor da tüttürüyor. Diesel’den nefret ediyorum artık
10 yılı aşkın bir süredir Linux‘la ilgileniyor, tüm bilgisayarlarımda Windows‘un yanında mutlaka bir de Linux partisyonu bulunduruyorum.
Debian, Suse, Knoppix, Mandriva ve daha kim bilir kaç tane başka Linux işletim sistemi denedim, ama bunlardan pek memnun kalmıyor, hemen bir başkasını deniyordum. Birkaç yıl Mandrake, yani şimdiki adıyla Mandriva kullandım.
Ama ilk defa Ubuntu‘yu denediğimde, buna o kadar çok ısındım, o kadar çok sevdim ki, artık tamamen bu açık kaynaklı serbest işletim sistemine geçtim ve şimdilik hiç değiştirmeyi de düşünmüyorum. Bu sevgi son birkaç yıldır kesintisiz devam ediyor.
Son yıllarda tamamen dizüstü bilgisayarlarına geçmemden sonra da bu “gelenek” devam etti.
Geçen yıl elime yeni Dell dizüstü bilgisayarı geçtiğinde, bu bir yıl içerisinde, düşünsenize, Windows’u sadece 4-5 defa açtım! Tüm işlerimi Linux’la bitiriyordum.
Birkaç gün önce yeni bir Dell satın aldım. Bu defa Dell Inspiron. Bu seri tamamen Linux işletim sistemiyle geliyor. İçinde Ubuntu 8.10 installenmişti, ama ben bir önceki dizüstünde 9.04 sürümü kullandığım için, buna da şu anda en yeni olan Ubuntu‘yu, yani 9.04′ü installedim.
USB flash’ten 5 dakikada bu iş bitti. Mükemmel ya! Windows’u 5 dakikada yükleyemezsiniz!
Şimdi hayatımda ilk defa tamamen Linux’la çalışan bir bilgisayarım var. Windows’a hiç ihtiyacım yok.
Ubuntu’yla gelen OpenOffice.org zaman zaman işlerimi yeterince iyi bitiremediği ve çok sayfalı (200′ün izerinde) dosyalarla daha rahat çalışabilmem için, CrossOver‘la Microsoft Office 2003′ü de installedim. Yani, Ubuntu’da da MS Office’i işletebiliyorum.
Şimdi her şey mükemmel. Yaşasın açık kaynaklı yazılımlar!
© Oktay Ahmed, 1997-2008. Powered by WordPress